Alelacele pantolonunu çıkarıp kasıklarına kadar sıyrılmış şortunun buruşuk yerlerini itekleyerek yarım yamalak düzeltti.
‘’Hadisene olumm’ diye bağıran arkadaşlarına yetişmek için ter içinde kaldı. Alnına yapışmış kumral saçlarını eliyle yana doğru iteledi. Göğsü nefes nefese bir inip bir kalkıyordu. Şortunun iplerinden birinin diğerine göre uzayıp sarkmış olması gözüne takıldı. Bir an için eline aldı, aklına fiyonk yapamadığı geldi. Çoraplarını baş parmağıyla sıyırarak çıkarmaya çalışırken ayakta sendeledi. Irmağın yanında iri taşların üzerinde hızlıca arkalarından gittiği sırada acımasın diye tam da iç kavisine denk getirmeye uğraşarak yürüyor, her adımda omuzlarını başına çekerek istemsizce kollları da havaya kalkıyordu. Tek bir dalga yoktu bugün. Bir bir atladılar buz gibi suya. Sıra ona geldiğinde suyun kenarına geldiği an, iki üç adım kala var gücüyle balıklama daldı tatlı suya. Soğuk su tüm etine yapışınca içi kabardı sanki. Heyecanla dolduğunu hissederken tek böyle hissetmeyen apış arasındaki artık sözünü geçiremediği kamışıydı. İçine kaçmak istercesine büzüşmüştü. Suyun yüzüne çıktığında bir kafa işaretiyle saçlarındaki suyu sertçe sağa silkeledi. Birbirlerini batırıp çıkararak oynadıktan sonra keyifleri iyice yerine gelince kıyıda büyük bir kayanın üzerine çıkıp toplandılar.
‘’Ne zaman giriyoruz?’’ dedi biri.
‘’Biri görürse yanarız’’ dedi öteki.
‘’Ben o perili eve girmem’’ dedi beriki.
İki dizine sarılıp çömelmiş halde üstünden sular süzülürken rüzgarın diken gibi kaldırdığı tüylerine baktı ve;
’Ben önden girer etrafa bakıp çıkarım. Sonra hep birlikte gireriz.’’ deyince diğer çocuklar da onayladı.
Bu üçüncü buluşmalarıydı. Bu sefer ne olursa olsun o eve girilecekti.
İleride bir balıkçı belli ki ağını çoktan suya atmış beline kadar girdiği suda bekliyordu. Etraf sakindi.
Bir kez daha dalıp yüzdüler. Karnı guruldadı. Su gerçekten midesinin içindekileri yiyen girdap gibiydi.
Suyun atlında olmadık renkler geçiyor yaklaşınca kayboluyordu. Pek çok kez bu renklerin peşine düşmüş, ışığın suda yarattığı yansımalara her seferinde hayret etmişti. Başlarda rengarenk balıklar geziyor diye anlatmış, herkes ona ağız dolusu gülünce kendine saklamıştı benzettiklerini.
Islak ıslak giyindiler. Tek acıkan kendi değildi anlaşılan. Bir saat sonra burada tekrar buluşmak için sözleştiler.
Eve gittiğinde kimse yoktu. Annesi ya komşuda ya da bahçede olmalıydı. Daha soyunmadan aceleyle buzdolabını açtı genelde boş olurdu ama domates ve peynir eksik olmazdı. Arka bahçedeki fırında pişirdikleri ekmek kahverengi masa örtüsünün üstünde davetkar duruyordu. Arasına bolca peynirle domates tıkıştırıp iştahla yemeye koyuldu. Örtünün yetmediği yerlerden masanın eskiliği ve aşınmış yerleri görünüyordu. Perili eve girme heyecanından mı çok acıktığından mı nedir neredeyse çiğnemeden yutuyordu. Gırtlağına dizildi, aşağı inmiyordu sonraki lokmalar. Çeşmeden köpürerek dolan bardağı bir dikişte içti. Tam kalbinin hizasında tıkanan yol açılınca derin bir nefes aldı. Yıkanmadan bir hışımla üstünü değiştirdi. Geçen bayram babasının aldığı ekose gömleği tişörtünün üzerine geçirip çıkardığı pantolonu geri giyerken oyuncak araba koleksiyonunu devirdi toplamadan evden fişek gibi fırladı.
Koşarak perili evin önüne vardı. İki elini dizlerine koyarak eğilip soluğunu düzenlemeye çalıştı. Saate bakmayı unuttuğunu fark etti. Ne kadar zaman geçmişti? Arkadaşları ne zaman gelecekti?
Hasan kesin bahane uydurup gelmeyecekti. Diğerlerini beklemeli miydi?
Kafasında sorularla evi inceledi. Hiç bu kadar yakından bakmamıştı. Dışı yanmış gibi siyahtı. İs tutmuş gibi koyu. Camlar kirden neredeyse görünmüyordu. Ev, içine gireni saki bir daha bırakmayacakmış gibi ürkütücü geldi gözüne. Kapıdan şöyle bir içeri baksa ne zararı vardı? Hem zaten az sonra arkadaşları gelecekti. Kapı kolu yerine bir zamanlar orada olduğunu belli eden yuvarlak boşluk duruyordu. Eğilip tek gözüyle bakmaya cesaret edemedi. Diziyle kapıyı itikledi. Ahşap esner gibi oldu. Aynı anda omzuyla da yüklenince bir anda ardına kadar açıldı.
İçerisi beklenmedik şekilde aydınlıktı. Kulağının dibinden vızıldayarak koca bir sinek geçti. Kirli pencerelere rağmen ince çizgiler halinde içeriye güneş ışığı bulduğu her boşluktan süzülüyordu. Her şey çok sessizdi ama korkutucu değildi. İçeride hala eşyalar duruyordu. Fark etmeden çoktan içeri girmiş yan odaya varmıştı bile. Kendi evlerindeki yatak odasında duran aynalı şifonyerin benzeri vardı. Dört ayağı uzun ve spiral oymalar masayla buluşunca çiçekli motiflere dönüşüyordu. Kim yaptıysa güzel olmuştu. Geçen ay elleriyle yaptığı sapanına da böyle desenler oyabilir miydi acaba? Becerirse babası dükkanın önünde satabilirdi bile. Üç çekmeceden birincisini açtı. Kırmızı bir 98 model L300 Mitsubishi iki tarafı kavak ağaçlarıyla dolu olan bir yolda duruyordu. İkinci çekmeceyi açtı, aynı araba düzenli taş bir yolda ağaçların arasında bakımlı ve güzel evin yanında duruyordu. Pencelerden perdelerin ucundaki güpürler belli oluyor yarıya kadar inik oldukları anlaşılıyordu. Resim eski ve soluk olsa da evin önündeki pembe ve mor ortancalar rengini belli ediyordu. O anda anladı. Fotoğraftaki ev burasıydı. Üçüncü çekmeceyi açtı. Eski, biraz büyük, tuhaf bir anahtar duruyordu. Eline alıp kalan iki odayı daha gezdi. Hiçbir kapıya uyumlu görünmüyordu. Sandık aradı yoktu. Kurcalanacak pek bir şey de kalmamıştı zaten.
O anda dışarıdan arkadaşlarının sesini duydu. Anahtarı cebine attı fotoğrafları da bel kavisine pantolonuna sıkıştırıp dışarı çıktı.Hepsi heyecanla şaşırdılar.
‘’Gelin’’ dedi ‘’öyle sandığınız gibi perili merili değil.’’
Akşam fotoğrafları yastığının altına koyup anahtar elinde uyudu.
Rüyasında perili evi arkasına alıp sayarak 111 adım attı. Karşısında kayın ağacı ona bakarken ayağına batan çıkıntıya baktı. Gözüne bir şey ilişir gibi oldu. Yoncaların arasına saklanmış kalın geniş bir yüzüğe benzer halkaya parmaklarını geçirdi. Oraya mıhlanmıştı. Etrafındaki yeşillikleri yolunca, anahtar deliğini görmesiyle anında gözlerini açtı. Odasının beyaz tavanına gözlerini dikip günün doğmasını bekledi.





