Yedinci çift ayakkabının sol teki yonca bahçesindeki ısırganlar gibi inceden sinir uçlarıma nasıl da değiyordu böyle? Etrafa bakmaz oluşum, flu da olsa tüm o gereksiz sevinç içinde insanları görmüyor muydu sanki? Esefle kınıyorum herkesi, her şeyi. Spot ışıkları güneşin aldatmacası gibi içeride olan herkesi aydınlatsa da; yozlaşmış, bozuk, sahte hayatlarınız yüzünüzden belli oluyor.
Nasır dolu ayaklarıma, sanki ayakkabısının tekini unutmuş Sindirella’ya giydirir gibi davranan satıcının yüzüne ağzımın içindeki sıvıları biriktirip tükürsem keşke. Ahh hoyrat zaman… ahh bitki örtüsünü yaratan yaşam, ah fındık ağacını yalnız Karadeniz’de toprakla buluşturan harukulade evrim…Boynunun arkasından çıkan yumru, telefona baktıkça daha da belli olan bu adamı nasıl oldu da bana kocam olarak eşledin? Menekşeleri bile çoğaltıp yazıları renklere boyadın da bir gün bile ayak bileğimden böylesine tutmamış, baş parmağımı öpmemiş bu adamla beni akmayan bir zamana nasıl hapsadebildin? Belki de tohumları bu yüzden yeşermedi doğurgan rahmimde. Sonsuz süre geçmiş gibi yaşamamızda ikimiz tek bir çift ayakkabıya sığmaya çalıştık.
-Hanımefendi oldu mu? Diğer tekini de getirme mi ister misiniz?
Zaman mefhumunu yitirmiş gibi bakan kocamın yüzü ifadesiz, başını kaldırdı. Gözlerimiz kenetlendi, tepede bir ay ışığı veyahut yıldızlar olsa ifademiz yumuşardı belki. Kaynattığım çilek reçellerinin kokusu burnuma gelince ölen heveslerimi hatırladım. Bir an kaşlarım seğirir gibi oldu. İçimden sakallarını tek tek şefkatle yolmak geliyor. Parmakları kesilip biberiye ve tereyağıyla pişirilse ellerinin güzelleşebileceği umudu doğuyor içime. Hele o geniş sırtını açıkta bırakacak şekilde boynundan ağaca bağlayıp üstünden eksik etmediği kemeri ile otuz dokuz yılın her biri için güçlü, kıvrak, neşeli vuruşlarla döne döne şaklatsam etinde, pembeleşen teni kırmızıya döner de belki çekici bir hal alır.
Yok yok. Öyle bile içim almaz.
Cevabımı beklemeden tombul yanaklı erkek satıcı, Heidi’nin kırmızı yanaklarına benzer al al olmuş yüzüyle diğer tekini getirmiş bile. Eğilmiş bir dağ gibi sessizce sağ ayağımı kaldırmamı bekliyor. Ahh içim kabarıyor. Şöyle okkalı bir tekmeyi bebeksi tenine savursam. Mendebur.
Diğer ayağımı nasırları ellerimle destekleyerek içine sokarken, kolayca ayağımın içine girivermesini hayal ettim. Gelinin salona ilk girişi gibi. Yavru kartalın ilk uçuş denemesi…Topuğumu zoraki sokunca, bir anda bahçedeki yoncaların arasından ısırganların devleşmesi ile yüzümü acıyla buruşturdum.
”nasıl oldu?” Diye sordu Heidi.
-sıkışık.
Çok sıkışık. Bozuk musluktan akan damlalar. Ocakta öten düdüklü. Fazla helyum verilmiş balon. Göğsümün içinde. Burnumdan aldığım nefes yetmiyor. Kocam telefona bakıyor. Nasırlarım. Yanıyor. Alev alıyor ayaklarım. Baldırlarıma çıkıyor yangısı. Ortadan kaba etimi sarıyor. Omuzlarım şömineye dökülmüş mavi tutuşturucu gibi alev alev. Saçlarım.
Her bir telinde renkli havai fişekler patlıyor. Kulaklarımı sağır ediyor bu gürültü.
Ne zaman gözüme ilişti ne zaman karar verdim bilmiyorum. Ağır adımlarla uzanıp sivri topukluyu filmlerde izlediğim adamların ince belleri kavraması gibi ağır çekimde kavrıyorum…
Cinnet. Meğer böyle bir şeymiş. Düdüklü patlıyor yüreğimin taa içerlerinde.
Ellerim kana bulanmış halde kalakalıyorum. Çok yorgunum. Çita ile yarışan fil misali oturdum polis arabasının mavi kırmızı ışıklarının önünde. Yaz yağmuru gibi akan terlerime biri su döküyor. Bir bağırışma var, bir kaos. Fakat içimde bir rahatlama, engel olamadığım bir huzur vuku bulmuş sanki. Ey alem-i cihan, sessiz olun birazcık dinleneyim şurada.
Ellerim kelepçeli. Ah içimde kuşların cıvıldayan sesi. Camdan dışarı uzattığım başımdan saçlarım öyle savruluyor ki sanki uzuyorlar her dalgalanmada. Elli yedi yıl emek verdiğim hayatımın meyvesini almışım be hey bre! Yüzümde utangaç bir gülümseme. Bir gurur.
‘’Evet hakim bey. Bilerek öldürdüm.’’
‘’On üç darbe mi? Saymadım hakim bey.’’
Aklıma son vuruşum geliyor. Sivri topuğun boynunun minik çukuruna delerek etini yırtması.
İçim mutlulukla doluyor. Kıkırdıyorum.





