Doktor Suat ruh ve sinir hastalıkları hastanesindeki odasının camından dışarıyı izliyordu. Birkaç gündür gidip gelen güvercinin yuvasını tamamlayıp tamamlamadığını merak etti. Kuş, ağzında ince ince çalı çırpıyla geldi o anda. Epey kalın yatak oluşturmuştu birkaç gün içinde. Durmadan taşımıştı. Küçücük  hayvandaki doğurma hazırlığına gülümsedi. İç güdü… diye düşündü ne ilkel ne muazzam bir duyguydu. Burada gördüğü onca deliliğe rağmen kalbi henüz taşlaşmamıştı. O anda kapı çaldı, yeni hastaların dosyasını getirmişti Kehribar Hanım. Ağzı düz çizgi olmuştu. Anlaşılan yine dayanamayıp hastaların sevk raporlarını incelemişti. 

                                   ****

Konuşmazdık pek ama uzun zaman olmuştu bakışlarımızdan anlardık birbirimizi. Bir gün çoğu hastanın direkt tecrite atılması gerektiğini, buraya sevk edilerek kötülüğe sebep aranmasının yanlış olduğunu söylemişti. Çoğu zaman ona katılmıyor değildim. Haklıydı. Bazı insanlar doğuştan kötüydü. Kimileri de kötülükle baş edememiş hassas, masum kişilerdi. Ayırt etmek zordu. 

Sessiz düşüncelerimi Kehribar hanımın sözleri böldü:

‘’Yine bir kadın katili’’ dedi.  ‘’Biliyor musunuz her öldürülen kişi için bir mum yakıyorum ve sabaha kadar uyuyamıyorum. Şimdiyse yirmi bir gün daha uyku yok bana.’’

Elindeki dosyalara baktım. ‘’Hepsi de cezaevinden sevk mi? ‘’

‘’Hayır’’ dedi camdan dışarı bakarak. Sonra tekrar bana dönerek gözlerimin içine baktı. ‘’yalnızca biri’’ dedi. ‘’Bir kişi yirmi bir kadını öldürmüş.’’

Sustuk. Gözlerinde öfkeden çok hüzün vardı. Sanki tüm o kadınların yasını taşıyordu üzerinde. Tıknaz, etine dolgun, yaşça benden büyük ve sert mizaçlı bu kadına Kehribar ismini ilk başlarda hiç yakıştıramamıştım. Gözleri ise neredeyse siyaha yakındı. Dünyanın yüzde beşinden bile daha azı Kehribar göz rengine sahipti. Az bulunurdu. Eşsizdi. Yıllar geçtikçe anladım ki bu kadının ruhu kehribardı. İsmi gözlerine değil ama ruhuna akmıştı. Arkanı yaslayabileceğin, güvenilir, prensipli insanlardandı. 

Odadan çıkınca merakla dosyayı elime aldım. Kehribar hanımı uyutmayacak katil kimdi?

Mert Dağıstan. 32 yaşında. Hiç evlenmemiş. Altı kadın cinayeti şüphesiyle yakalanmış fakat ilk sorguda yirmi bir kadını öldürdüğünü itiraf edip bir daha hiç konuşmamış.  İyi okullardan mezun. Öldürülmesi yüksek ihtimal olduğundan koğuşa alamamışlar.  Tecritte. Öldürdüğü kadınların bulunması için psikiyatri eşliğinde ifadesi alınmasına karar verilmiş. 

Dosyayı sinirle fırlatarak tekrar camın önüne gittim.

*****

Geçen birkaç günün ardından psikopatla tanışacağı gün gelmişti. Onu beklerken güvercin yuvasını merak etti. Yerinden kıpırdamadan özenle yaptığı yuvada yanında eşiyle oturuyordu. Yumurtlamış mıydı? Yumurtalarını mı koruyordu yoksa doğumu mu bekliyordu? Kuşlar hakkında hiçbir şey bilmediğine hayret etti. Yine de ufacık bir canlının anne oluşuna sevindi. Aklına kendi annesinden aldığı yüzlerce öpücük geldi. Bir de sıcak çorbaların dumanı.

Kapı çaldı. Önce Kehribar Hanım girdi içeri. Gözaltlarında mor halkalar vardı. Anlaşılan gerçekten uyumuyordu. Geldiklerini haber verir vermez iki polis memuruyla hasta içeri girdi. Ruh hastası. Pislik.

                          *****

Pek çok soru sordum. Cevap vermedi. Gözlerini kaldırıp yüzüme bakmadı bile. 
Bu iş yıllarca uzayabilirdi. Ya içeride biri onu öldürür ya da o kendini… sonunda yirmi bir kadının ailesi kızlarına cenaze bile yapamazdı. O kadınların yerleri tespit edilmeliydi. 

Siz dışarı çıkın dedim memurlara. Tehlikeli olduğunu elbette biliyordum ama çoğu zaman işe yarardı yalnız konuşmak. Kalorifer borusuna kelepçeleyip çıktılar. Ayağa kalkıp bir süre sessizce camdan baktım. Ona güvercin yuvasından bahsetmeye başladım. Saçmaladığımı biliyordum. O ne anlardı? Acımasız bir katil. O güvercinin bin bir emekle yavruları için yaptığı yuvayı anlattım. O kadınların da birer yavru olduğunu. 

‘’Senin işin zaten bitti. Konuş ki kalanlar huzur bulsun.’’ Dedim.

İlk kez kafasını kaldırıp yüzüme baktı. Kehribar Hanımın gözlerinde gördüğüm o ağır ifade vardı sanki bakışlarında. Sapık gibi değil de.. Tuhaftı. Tek kelime etmeden bekledim. 

Konuşmaya başlayınca sandalyemi çekip tam karşısına oturdum.

“On üçüncü yaş doğum günümün akşamı annem her gece olduğu gibi yanıma geldi. Yatakta benimle biraz sohbet etti. Rüyalar görüp görmediğimi, pipimin isteğim dışında hareket edip etmediğini sordu. Şaşırmış ve utanmıştım. Her zaman açık sözlü biriydi. Tatlı tatlı konuşur, gülümseyerek dinlerdi. Her şeyinizi anlatmak isterdiniz. Bu yüzden ben de dürüstçe; sabahları ve bazı geceler nasıl da sertleştiğini anlattım. Yavaşça eğilip pijamamı ve iç çamaşırımı sıyırdı. Önce kavradı, sonra ağzına aldı. Şok içinde kalmış, taş kesilmiştim. O emdikçe büyüyordu; bir anda geri çekilip ‘Sertleştiğinde tam olarak böyle mi oluyor?’ diye sorup devam etti. Her hafta sonu bir ritüel gibi bu oyun devam etti. Zamanla tamamen cinsel ilişkiye girmeye başlamıştık.”

Göğsüm öyle şişmişti ki nefesimi tuttuğumun farkında bile değildim. Devam etti;

“Liseye geçtiğimde öğretmenlerimden biri rehberlik servisine gitmem gerektiğini söyledi. Bende bir sorun olduğunu düşünüyorlardı. Söyleyemezdim. Ne kadar zevk alsam da bunun yanlış olduğunun elbette farkındaydım. Üniversiteye geçince evden ayrılsam da hafta sonları ben gelmezsem annem bana geliyordu. Terapiste gidiyor, ağır antidepresanlar kullanıyordum. Bir türlü sıyrılamıyordum. Ta ki bir kızla ilişkim ciddiye binene kadar. Bayağı tutulmuştum. O kadar temiz ve masumdu ki beni sevdiğine inanamıyordum. Bir ucubeydim. Annesini beceren bir ucube.”

Öksürmeye başladı bir bardak su verdim. Sesi boğuklaşarak düzgün diksiyonuyla devam etti:

“Terapistim nihayet bir çıkış yolu olabileceğini söyledi. İtaatkârlığı bırakacak, rest çekecek, gerekirse bir daha annemle görüşmeyecektim. Anneme bu çarpık ve iğrenç ilişkinin artık sonlanması gerektiğini anlatmaya çalışırken o fermuarımı çoktan açmış, aletimi ağzına sokmaya çalışıyordu. Direnmeye çalıştım ama fazla sürmedi. İçine boşalırken aldığım o hazdan nefret ettim. Bundan kurtulamayacaktım. Tek bir yolu vardı. O anda komodinin üzerinde duran meyve tabağının içinden bıçağı kaptım ve tereddüt etmeden boğazını kestim. Birkaç gün evden çıkamadım.”

“Şehirden uzakta yaşıyor, çok arayan soranı olmuyordu; biliyordum. Yakınlarda bir yere gömdüm. Evi iyice temizledim ve kaçtım. Sevdiğim kızı bir daha göremezdim. Annesini öldüren bir katildim. Banka kartlarını, hesap şifrelerinin hepsini biliyordum. Ben daha karnındayken ölen babamdan yüklü miktarda servet kalmıştı. İyi okullarda okumuş, üç dil öğrenmiştim. Özgürdüm artık. Fakat kiminle ilişkiye girsem tam tatmin olamıyordum. İçimdeki itaatkâr kuzu bir canavara dönüşüyordu. İnternetten bulduğum bir kadının evine gittim. Aynı anneme benziyordu. İçine akarken kendimi kaybettim; sanki aynı sahne tekrar yaşanıyordu. İkinci cinayetimi orada işledim. O kadar tatmin olmuştum ki… Gece gündüz aklımdan o his çıkmıyordu. Her ilişkiye girdiğim kadını öldürmedim. İçimdeki canavar kudurdukça onu besledim. Yakalanacağımı biliyordum. Hatta biraz geç bile kaldılar…”  

Nutkum tutulmuştu. Yıllarca onca vaka görmüştüm. Baba, amca, abi tecavüzleri… sapıklar, katiller, öfkesine yenik düşenler… ama bu? 

Daha fazla duramadım. Biraz volta atıp dışarıyı seyre daldım. Ne söyleyeceğimi bilemez haldeydim. Suçlu kimdi? Bu tahribat nasıl onarılırdı? 

‘’Çaresi yok doktor’’ dedi.
‘’Raporunu yaz cezaevine beni gönder ve mahkemeye çıkamadan öldürsünler. İnan bana en iyi yol bu. Yoksa durmayacağım.’’

Kapı çaldı Kehribar Hanım girip artık raporun yazılması gerektiğini, memur beylerin süresinin dolduğunu bildirdi. Ağzı sımsıkı kenetli bakışları öfkeliydi. Benim yüzümdeki ifadeyi okuyamayınca katile baktı. Neler döndüğünü anlayamadığı, ifadesine hemen yansıdı. 

‘’Tamam, çıkabilirsin’’ dedim. 

Elime kalemi aldığımda tek merak ettiğim Kehribar hanımın bu hikâyeyi duyduğunda karşımdaki bu adama da bir mum yakıp yakmayacağıydı. Hiç değilse ölen çocukluğu yası hak eder miydi?