‘Bu kim’ diye sordu.

Dağılmış fotoğrafların arasında yerde otururken iri gözlerindeki merak ve sesinin tonundaki özgüven yaşıtlarına göre olgun sayılırdı. Bir elimde mandalinanın yarısını tutarken iki dilimi hala ağzımda olduğu için minnet duydum ve sanki onları çiğnemeyi bitirince cevap verecekmiş gibi kafa sallayarak kendime bir kaç saniye izin verdim. O anda zihnime üşüşen anıların toplamı nasıl bir kaç saniyeye sığdı hayret ettim. İçime bir ürperme geldi. Ayrılığın yakıcı sıcağında yürüdüğüm o buz gibi gün. Tekrardan o sokaklara döndü bedenim sanki. Yorulmayan ayaklarım, durmadan akıp giden kafamın içindeki olasılıklar.
Ya öyle olmasaydı? Ya böyle olsaydılar…

Eylül ayıydı. Lise son sınıfa başlarken hem yetişkin olmanın hem de zorlu bir sınav sürecinin heyecanını duyuyorduk. Herkes bu yaz nasıl da büyümüştü böyle? Zaman herkeste farklı işliyordu demek. Bense minyon vücudumla esmer tenimle hala reşit olmaya bir kaç yılı daha var gibi görünüyordum. Bir hafta öce tamamlamıştım uçlu kalemlerimi, en iyi silen silgilerimi, cevap anahtarını dolduracak kalemlerimi bile Faber Castell 6B almıştım. Yumuşak, koyu renk ve çabucak minik yuvarlakları doldurabilen. Zamanla yarışıyorduk. Gelecekle ilgili her meseleyi nasıl da ciddiye alıyorduk. Telli defterlerimin ilk sayfasını boş bırakır ikinci sayfadan başlar kapağını ilk açtığımda ellerimi pürüzsüzlüğün üzerinde gezdirir iç çekerdim. Yepyeni bir sayfa. Ben nasıl istersem öyle dolacak. Başlıklar lacivert tükenmez kalem kalanlar kurşun kalem. Keşkeler yok, olasılıklar yok, yanlışlar yok. Öyle bir yaşmış meğer. Geçmişin yükü geleceğin endişesi yoktu. Tasasızlık bu muydu? Her yıla sıfırdan başlayabilmek. Kontrol yalnızca üzerine düşeni yapmakta. Karşılığı gelecek. Eminsin. Umut. İnanç. Tazecik bir zihnin tomurcukları. Yediveren gibi. Mevsimsiz. 

O gün öğleden sonraki ilk derse müdür yardımcısı ile sınıfa girmiştin. 

Çocuklar; dedi. Yeni arkadaşınıza yabancılık çektirmeyeceğinizden hiç şüphem yok. 

Herkes sustu ve seni süzdü bütün sınıf. Traşını yeni olmuş, derli toplu bir halin vardı. Gür saçların tepesi bırakılmış yanlarından alınmış, dolgun yüzün ve dudakların orantılı, saçlarınla aynı gür kirpiklerin esmer tenine uyumluydu. Çok uzun değildin ama heybetli görüntün bir dağ gibi sakin ve güçlü izlenimi veriyordu.  Elinde tuttuğun bir kaç defter kitapla ilerledin ve direkt gelip benim yanıma oturdun. Epeyce şaşırmıştım. Yalnız oturan iki kişi daha vardı ve biri erkekti fakat gelip benim yanıma oturdun. Daha sonraları anlayacaktım ki bu ‘hali’ sen tercih etmiştin. Ne kadar cüretkar ve cesur olursan o kadar korunuyordun incinmekten. Pısırık geçirdiğin yıllar öğretmişti bunu sana. Aynen böyle demiştin. Gülmüştüm. Neden güldüğümü sorunca -hiç dedim. Sen ve pısırık olmayı aynı cümlede duymak bana çok komik gelmişti. 

Dersleri dikkatle dinliyor kız erkek ilişkilerini aynı mesafede koruyor, az konuşuyor fakat çok olgun cevaplar veriyordun. Yeni taşınmıştınız Burhaniye’ye.Babaannen vefat etmiş onun evine yerleşip kalabalık şehirde kiradan kurtulmuştunuz. Ne yapsam sana danışmak istiyor sanki bir tek sen doğru cevapları verecekmişsin gibi hissediyordum. Kız kardeşimle kavga etmiştim bir gün. Ağzım dümdüz bir çizgi halini almış sıranın kenarını karalıyorken yanımda öylece put gibi oturman sinir etmişti beni. 

‘’Neden sormuyorsun?’’ diyiverdim hınçla.

‘Madem anlatmak istiyorsun neden sormamı bekliyorsun?’’ dedin.

Neden hep doğru cevapları vermek zorundaydın? 
İşte o gün kasıklarımda ara ara hissettiğim sancı yine zonklamaya başladı. Buza oturmak içimi ferahlatabilirdi belki. Eyleme geçemediğim için duygularım kaygıya dönüşmüştü. 

Yapmamalıydım. 
Yapmamalıydım.

Tüm sınıfın içinde dudaklarına yapıştım. 

Okuldan attılar.

Seni.

Okulun bittiği yaz civarda her ay, ayrı bir ilçede buluştuk. Deniz kenarlarında en ucuz ve en güzel yerleri bulabiliyordun. Tuzlu suda oynaşıyor kumlara yatıp bulutlardan şekiller çiziyorduk. Bir sonraki buluşmalarımızı hayal ediyor bütün ayları geçireceğimiz üç güne göre ayarlıyorduk. Ne kolaydı… Ne güzeldi…

Ta ki… ben tıp kazanıp sen babanın yatağa bağlı hasta olmasıyla zaten az olan yaşam şartlarının altında iyiden ezilene kadar. Son kahvaltımızı yaparken sessizlik kulaklarımızı hiç o kadar sağır etmemişti.  

‘’ayrılmalıyız biliyorsun değil mi?’’ dedin.

‘’biliyorum’’ diyebildim sadece ve gittin. Biliyordum ama yapamazdım. Sen benden daha cesurdun.

İki gün hiç gülmedim. Konuşmadım. 

Üçüncü gün dondurucu soğukta yürürken hiç kötü bir şey yokmuşçasına ne kadar kahkahamız varsa, tüm oynaşmalarımız, yediğimiz tüm o yemekler, binlerce öpücük zihnime hücum ederken sanki aylar geçmişti. Tüm mevsimler ayaklarımın altında ezildi. Yapraklar sarardı düştü, kar yağdı yerler buzlandı, erik ağacı tomurcuk verdi çiçek açtı, yaz geldi ter içinde kaldım. Koca bir yıl geçti o gün ve ben o mevsim geçişlerinde yürüdüm yürüdüm…
Her insanda sende bulduğum tamlık hissini hatırlayıp yarım kaldım. 

Mandalina gırtlağımdan aşağı kayarken, ‘’okuldan bir arkadaşımdı’’ dedim. Eğilip mis kokulu saçlarından kızımı öptüm. Büyük bir sevgiyle başka bir tamlık duygusunu tadarak. Soyduğumuz bütün mandalinaların kabuklarını bıçakla minik minik doğradım. Çöpe döktüm. Akşam yemeği için pirinç ıslatıp kocama evin bir kaç eksiğini almasını söyleyen bir mesaj yazdım. İzne ayrılışımın son zamanlarıydı ertelenen ameliyatlar başlamadan uzaklara gitme isteğimi bastırsam da yatmadan Balıkesir’e bir bilet baktım. 

Alamadım.